Eşşeyh  Mur  AliyyülAli

Kaddesallahu Sırruh Hazretleri

 



              


 










 

 

Amberin rayihası turre-i canan getirir

Ludfeder bad-ı saba derdime derman getirir

Ben derem nükhet-i zülfün getir ey bad-ı saba

O gider ba
şıma sevda-yı perişan getirir

Ben derem kast ile git name-yi dildarı getir

O gider sürat ile katlime ferman getirir

Sabır kıl ‘Aliya’ zillet içinde izzet var

Gök yüzü ebri kaçan ba
ğlasa baran getirir
 

Mûr Ali Baba (Kds. Sr.) hz.lerinin

Dogumu ve Îrsadı

 

                        
 1812 (hicri 1227) tarihinde Kerkük e bağlı bir kasabada doğan Mur Ali Baba (Kds. Sr.) hz.lerinin asıl adı Mehmet olup künyesi Eşşeyh Mehmet el Muttalip B. Mûr Aliİbn Ahmet Paşa’dır. 
 
                        
 Babası Ahmet Paşa Osmanlı Âliye’nin görevlendirmesi ile Kerkük’e tayin olmuş, oraya yerleşmiş ve halk tarafından benimsenmiştir. Nüfuslu ve soylu bir kişiliğe sahip olan Ahmet Paşa biricik evladını Kâdiri Tarikatının Hâlisiye koluna vakfetmiş dini bütün bir zat olup, aynı zamanda seyittir. 
 
                        
 Mur Ali Baba (Kds. Sr.) hz.lerinin tarikatı âliye ye girişi ve sonraki hayatı tarihçesini kendisinin yazmış olduğu Tenbihü’s-sâlikin eserinde şöyle naklediyor.’’Bu eseri Osmanlıca elyazmasından Türkçeye çeviren, Mûr Ali Baba eserinde yer veren, Fatih Çınar beyefendiden Allah CC hazretleri binlerce kere razı olsun.” 
 
                        
 Sahip olduğum her şey üstadım Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin sebebiyledir. Eğer Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin beni Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerini sevdirme lutfu olmasaydı Allah cc Hz.lerinin rızayı şerifine nasıl kavuşurdum? Şimdi Allah cc Hz. Lutfu, Hz Muhammet sallallahu aleyhi ve selem efendimizin şefaati, Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerinin himmeti ve Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin terbiye ve irşadı ile bu zayıfa bahşedilen bazı nimetlerden bahsetmek istiyorum. Bununla amacım sizlerin sahip olduğunuz nimetleri dolayısıyla hamd ü sena etmenizi sağlamaktır. Allah cc Hz.lerinin bana lutfettiği ilk nimet ruhumu İslam üzere yaratmasıdır. Daha sonra dünyaya geldiğimde İslam dinine yapışıp Kâdiri yoluna intisap etmemdir. Bu intisabim şu şekilde gerçekleşti; bir gece rüyamda kurtuluş sebebim Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerini gördüm. Bana ‘evladım! Hz. Allah cc sana Kâdiri yolunu ihsan buyurup terbiyeni bize lutfettiler. Bundan sonra sana dünya işleri haram kılındı. Hemen Kerkük’e doğru yola çık’ buyurdular. Uyanınca Rabbim cc Hz. lerine şükrettim ve vakit kaybetmeden yola çıktım. Elime dört taş alıp hal. Mal. Rahat ve canı terk ettiğime işaret olması için bu taşları attım. İki günlük yoldan sonra Karabulak denilen yerde Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerine mülaki oldum. O zamana kadar üstadımı zahiren hiç görmemiştim. Bana ‘Merhaba ey Ehl-i Sıdk!’ dediler. İsmimi sordular bende ismimin Mehmet olduğunu söyledim. Bana ‘bundan sonra ismin Mûr Alidir’ dediler. İsmimi bilip beni bu şekilde bir sıfatla sıfatlandırmaları yanımdaki arkadaşları hayretler içerisinde bıraktı. O gece şeyhimin hizmetinde bulunup kabul edildiğimi anlamak istedim. Arkadaşlarım tekrar memlekete gönderilmemi istediklerinde Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.leri ‘Babasına gidip onun benim oğlum olduğunu haber verin’ şeklinde karşılık verdi. Kerkük’e efendimin maiyetinde gelip biat edince 5000 kelime-i tevhit, 20 rekat gece namazı ve gündüzlerimi oruçlu geçirmekle görevlendirildim. Altı ay bu şekilde devam ettim. Şeyhimin bir nazarı ile yedi sene akılsız kaldım. O yedi sene başı açık yalın ayak sahralarda ve dağlarda gezdim. Şehirlerde ve köylerde dolaştım. Çocuklar peşime düşüp taş, kesek ve ağaçlarla başıma toplanır benimle alay ederlerdi. 
 
                        
 Çoğu zaman hamam, küllah, harabe yerler, vadiler ve mağaralar gibi yerlerde hal ve hareketlerimden habersiz olarak kalırdım. Bazen yağ, yoğurt ve süt gibi metaları döker birbirine katardım. meczupların âdeti çarşının ortasında elime geçen herşeyi atar tutardım. Benim halime dervişler ve müminler acıyıp bana dua ederlerdi. Bir defasında Yahudi çarşısına gitmiştim. Kızları ve eşleri halay tutup oynuyorlardı. Yanlarına gidip ellerinden tutarak halaylarına girdim. Sonunda bir kızın saçından tutup yere attım. içlerinden şeytan sakallı bir adamın başkanlığında ailesi gelip başıma toplandılar ve beni avlu kapısından içeri aldılar. Beni rahat döve bilmek için kapıyı bağladılar. Her taraftan kimisi yumruk kimisi tekme kimisi değnek kimisi taş ile kafama kafama vurdular ve hiç acımadılar. Bayılıncaya kadar beni dövdüler. Öldüğümü düşünerek ve müminlerin ölümümden dolayı bir ceza vermelerinden korktukları için beni o gece hapsettiler. Ama Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerinin himmet ve feyizi ile imdadıma yetişmesi ile kurtulmuşum. Uykudan uyanır gibi kendime geldim ve kendimi sahrada buldum. Burası beni hapsettikleri yerden çok uzak bir noktadaydı. Vücudumda onların verdiği zarardan dolayı meydana gelen hiç bir yara kalmamıştı. Yedi yıl boyunca bu türlü eza ve cefalarla karşılaştım. Bu süreç de ara sıra üstadımın dergahına uğrardım. Bazen Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.leri de bizzat beni azarlar ve beni dergahtan kovardı. Tekrar harabelere dönerdim. Kışın soğuklarına ve yazın sıcaklarına katlanırdım. 
 
                        
 Kerkük'te nerede düğün olsa saz, şarkı, davul, zurna, köçek ve tambur gibi şeylerden hangisi bir yerde icra olunsa orada olur ve onların maskarası haline gelirdim. Bu şekilde melâmet sırrına erip rüsvâ-yı âlem olmanın saltanatına ulaşırdım. Ar-namus perdelerinden geçip arsızlık ve namussuzluk âlemine gelirdim. Bedenim kayış gibi kap kara olmuştu. Sırtımda parça parça bir hırka ve başımda bir at keçesi kalmıştı. Benim bu perişanlığıma belde halkı bakar ve türlü türlü sözler söylerlerdi. Kimisi ağlar kimisi gülerdi. 
 
                        
 İnsanlar arasında öyle hor, hakir, zelil, rezil ve bayağı oldum ki o dönemdeki divanelerin hiç birisi benim içerisinde bulunduğum hale ulaşamazlardı. Yedi yıl bu hâl üzere yaşadım. 
 
                        
 Yedi yıl sonunda bir gün dergaha uğrayıp Şeyhime mülaki olmuştum. Müşahedelerine nail oldum. Elindeki bir hurmayı bana verip çok iltifatta bulundular. Bu fakirin o hurmayı yediğinde cezbe halinin gittiğini, Allah cc hz.lerinin izniyle, gördü. Kendime bakıp kirli halimden utanarak şeyhimden çekindim. Acaba ne hâle uğraşayım, düşüncesi ile hayret ve dehşet içinde kaldım. Suyu çekilmiş değirmen gibi sükûna erdim. Hayret haline öyle daldım ki kendimi sanki rüyadaymış gibi hissettim. Gözlerimi ufaladım rüya olmadığını anladım. Bu şekilde divanelik devletine ulaştığımı anladım. Bir süre kimse ile konuşup ünsiyet kurmadan her şeyden uzaklaştım. Bu sürenin sonunda dergaha döndüğüm bir gece muhterem şeyhimin babası Eş-Şeyh Ahmet-i Talabani Kds. Hz.lerini rüyamda gördüm. Sevinçle huzurunda durdum. Bana bir Kur'ân-ı Kerim verip 'Oku' diye emrettiler. Ben huzurunda Kur'ân-ı Kerim'i baştan sona okuyup tamamladığımda Büyük iltifatlarda bulundu. 
 
                        
 Uyandığımda büyük bir sevinç içerisindeydim. Vakit kaybetmeden Kur'ân-ı Kerim okuyanların yanına koştum; yazısı, harfi, kuralları ve enfâs-ı kutsiyeleri ile Kur'ân-ı Kerim'in kıraatine vâkıf olduğumu gördüm. Çok şükrettim. Bundan önce Kur'ân-ı Kerim okumayı hiç bilmiyordum. 
 
                        
 Eğer Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.leri bu hâlime vakıf olunca bir âmâyı bana Kur'ân-ı Kerim'i öğretmesi için görevlendirdi. O muallim bu fakire günde bir cüz kadar Kur'ân-ı Kerim'den ezberletti. Otuz gün bu böyle devam etti. Otuz gün sonra efendimin bir kerameti olsa gerek Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemiştim. Daha sonra Şeyh Efendi, birinci halifesi Muhammet Efendiye hizmet etmemi emir buyurdular. İki yıl boyunca da ona hizmet ettim. İki yıl boyunca Şeyh Efendinin emri ile ilim ile meşgul oldum. Şer-î kitapları ve Ehlullahın sırlarını anlatan kitaplarla meşgul oldum. 
 
                        
 Bazen başı açık yalın ayak mağara ve kabirlere Kur'ân-ı Kerim'i okumak, zikir ve fikirle meşkul olmak ve dua etmek için gider gelirdim. Şeyhimin himmeti ile o iki senede medresede beş yılda tahsil edilemeyecek ilmî olgunluğa ulaştım. 
 
                        
 Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin muhterem babası Eş-Şeyh Ahmet-i Talabani Kds. Hz.lerinin sadık müritlerinden Ahmet Şah isimli yaşlı birisi vardı. Kerkük'e altı konak uzaklıkta Revaz denilen bir köyde ikamet ediyordu. Salikleri terbiye ve onları doyurmakla meşgul oluyordu. Şeyh Efendi'nin müritleri anlaşıp orada kâdirî ayini icra edip bütün zamanlarda o mekânın söz, bedeni ibadet, tasfiye, riyazet ve mücahede ile dolmasını sağlıyorlardı. O köy halkı burada misafir olan ve mücahede ile meşkul olan kimselerin iaşelerini karşılıyordu. iki yıllık hizmetin ardından Şeyh Hazretleri Ahmet Şah'ın hizmetine beni görevlendirdi. Ahmet Şah'ın hizmetini her gün ekmek toplayarak yerine getirdim. 
 
                        
 İki yılı dergâha ekmek taşıyarak başım açık yalın ayak bir şekilde geçirdim. Tam zillet ve hakirlik ile her kapıdan bir ekmek alıyor dergâha getiriyordum. Şeyh hazretlerinin talimatı ile Bağdat'a gittim. Kendisi ile görüşme fırsatım oldu. Bana altı ay burada çile çekmemi emrettiler ve kendileri Kerkük istikametine doğru yola çıktılar. Beş ay hayvani gıdalardan uzak durarak riyazetle meşgul oldum. 
 
                        
 Bu sırada gece namazlarına ve sık sık oruç tutmaya gayret ettim. Bir gece uyku ile uyanıklık arasında bir haldeyken Arap kıyafeti giyiminde birisi Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.leri tarafından görevlendirildiğini, elindeki pilav ve cübbe ile riyazeti sonlandırmam gerektiğini söyledi. Ben 'Bu pilavı yiyip cübbeyi nasıl giyerim? Şeyhimin emri ile riyazetteyim' dedim. O kişi ' Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.leri böyle emretti' deyince bende emrini hemen yerine getirdim. Cübbeyi giyinip pilavdan birkaç kaşık alınca birden cübbenin ve pilavın kaybolduğunu gördüm. Bu olayı bir şey saymadım ve ona heves edip bel bağlamadım. Şeyhim bana 'Ey halife!' diye sesleniyorlardı. Ben değil halifelik makamını sadık bir derviş olduğumu bile kabul etmiyordum. Bir müddet sonra Şeyhim Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.leri bir emir name gönderdi ve 'hakkınızda riyazet emri sona erdi. Yeni elbise giyinip yemek yiyiniz. Bu kadar yeterli, bu tarafa geliniz' diye yazmışlar. Hemen Kerkük'e doğru yola çıktım ve şeyhimin huzuruna vardım. Üzerimdeki süslü elbiseyi görünce 'Bu firavun'un elbisesi gibidir' diyerek üzerimden onu çıkarttırıp başka dervişe giydirdiler. Bana bezden bir entari ve şaldan bir hırka ile lütufta bulundular. Tenbihü’s-sâlikin,vr.95a-104b. 
 
                       Mûr Ali Baba (Kds. Sr.) hz.lerinin Sîvas'a Gelisi 
  Bir gün Şeyhim Eş-Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin huzurunda iken meşayih ve ulema toplanmış oturuyorlardı. Herkes zahir ve batın halleri itibariyle şeyhin huzuruna yakışır şekilde bulunuyorlardı. Ben ayakta hizmet ile meşgulken mübarek bakışlarını bana çevirdi be 'Ey zayıf Mûr! Ben, Babam Ahmet-i Talabani Kds. Hz.leri ve onun muhterem Babaları Mahmûd-u Zengini Kds. Hz.leri müritlerimizden birinin Anadolu'da bulunan Sivas'a Kâdirî Dergahı’nı tesis etmek için görevlendireceğini işittim. Seni bu göreve göndersem hakkıyla yerine getire bilirmisin? Yoksa emrime isyan mı edersin?’ dedi. Onun mübarek seslerini kulaklarımla duyunca haddim olmayarak konuşmaya başladım. Ve ‘Ey üstadım! Sen manevî bir tabipsin. Eğer bu göreve gönderdiğin takdirde sana asi olacaksam beni gönderme. Eğer hakkıyla yerine getirip itaat edeceksem gönder. Emir senindir’ dedim. Bu mecliste bulunanlar bu sözlerim üzerine ‘Ey Şeyh! Sivas büyük bir şehirdir. Oraya âlim ve fazıl bir zat göndermelisiniz. Bu, zuhuratlara yeni muhatap olmuş birisidir. Bahsettiğiniz hizmetleri yerine getiremez’ diye fikirlerini arz ettiler. Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.leri hikmete binaen ‘Siz onu idrak edemezsiniz’ buyurarak o görevi bana verdiler. Bana şöyle dediler: ‘Şimdi çıkıp Sivas’a gideceksin. Dinen yolculukta oruç tutmamak caiz ise de sen iftar etmeyip oruçlu olarak yola devam edeceksin. Ölünceye kadar bu halinden dönmeyeceksin.’. ben Sivas’ı Kerkük’e bir köy uzaklığında zannediyordum. Hemen bir ekmek alıp yanımda hiçbir arkadaşım olmadığı halde yola düştüm. 
 
                        
 Yolda bazı çoban ve yolculara rastlayıp Sivas’ın Kerkük’e ne kadar uzaklıkta olduğunu sordum. Bana ‘Sivas şu kadar uzaklıktadır. Sen Musul’a git’ dediler. Musul’a gittim ve orada bir gün kaldım. Burada İstanbul istikametine gidecek bir bölüğe rastlayıp onları yol arkadaşı edindim. Beraber uzun bir zaman yolculuk yaptık. Akşam onlardan yemek istemeye utandığım için uzak bir mesafeye gidip namazla meşgul oldum. Sabah olduğunda askerlerin çadırına gidip bulduğum kurumuş ekmek parçalarını akşam iftarımı onlarla yaparım düşüncesiyle yanıma aldım. 
 
                        
 Onlarla harekete geçtik ve bir süre sonra bir yerde mola verdik. Ben bir suyun kenarına abdest almak için gittim. Bu arada birisi gelip beni çadırına götürdü. Bazı iltifatlarda bulundu ve beni ağırladı. Yatağına yattım. Ertesi gün yola çıkma vakti gelince bana bir katır getirdi. Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin emriyle Şeyh Muhyidin Arabî Kds. Hz.lerinin virdi olan ‘Devr-i Alâ’yı yıllardır okurdum. Katırın üzerinde bu virdi okurken öndeki katır ayağıma öyle bir tekme attı ki aklım başımdan gitti ve katırdan düştüm. Gözlerimi tekrar açtığımda katır ve askerlerden hiçbir şeyin kalmadığını gördüm. Düşüp kaldığım yer ise kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi. Ayağım sakat olduğundan kalkmaya güç yetiremedim. Çok aciz bir duruma düştüm. Şu şekilde yüce mevlaya yalvardım: ‘ Ya Rabbi sana hamdolsun. Senin yardımınla nice imtihanlarına sabredip razı oldum. Bu son imtihanında aciz ve zayıf kaldım. Benim bu ıssız yerde kalıp yırtıcılara yem olmak suretiyle kefensiz ve gusülsüz ölümü mü takdir ettin? Ya Rabbi, her ne yaparsan hepsine razıyım. Yeter ki sen benden razı ol Allahım.’ Gözyaşları döktüm ve korkup ciğerimi dağladım. Bu hal içinde uyuya daldım. Rüyamda ‘Ey derviş!’ diye bir ses duydum. Gözümü açtım ki iki atlı yanımda durmuşlar beni soruyorlar. Durumumu onlara anlattım. ‘Diyarbakır’a gideceğim’ diye söyledim. ‘Gel, birimizin atının arkasına bin’ de3diler. Denedim ama yerimden kalkamadım. Birisi atından inip beni bindirdi. Biraz gittik bir kale göründü. Burası Diyarbakır kalesiydi. ‘Kaleye doğru git. Bizim şu köylerde biraz işimiz var’ dediler ve benden ayrıldılar. 
 
                        
 Onlarla gelirken katırın vurmasından kaynaklanan büyük ıstırabın yavaş yavaş gittiğini hissettim. Hatta onlar ayrıldığında yürümeye başlamıştım. Kaleye doğru giderken bir katırcıya rastladım. Bana acıdı ve arkasına bindirdi. Beni sanki yüzüne karşı çevirdi ve uzaktan bakanlar beni onun dostu zannediyorlardı. Arkada kalan refiki bir yönden bu duruma içerlemiş. Söverek ve kötü sözler söyleyerek arkamdan geliyordu. Ben de kimseyle alıp vereceğim olmadığı, katırcının dostu olarak düşüneceği aklıma geldiği için kesinlikle geriye dönüp bakmadım. Ben ona o kadar kızıp bağırıyorken o bana hiç bakmıyor, diye daha da sinirlenmiş. Başıma birkaç defa vurup beni katırdan düşürdü. ‘Bana neden vuruyorsun’? diye sorunca hatasını anladı ve pişman oldu. 
 
                        
 Oradan yavaş yavaş ilerleyerek Diyarbakır’a geldim. Bana nereden geldiğimi soranlara ‘Acısu isimli yerden geliyorum’ deyince ‘Bu derviş divane olmuş. ‘Acısu’dan bir günde Diyarbakır’a geldiğini söylüyor’ diye gülüştüler. Şunları söylediler. ‘Acısu, Musul çöllerindedir. Diyarbakır’a da çok uzaktır.’ O an anladım ki dehşet sahrasından beni Rabbimin imdadı kurtarmış. Rical-ı gayb dan iki seçkini bana göndermiş. Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’adır. Şeyhimin emir buyurduğu yere hemen ulaşmak düşüncesiyle Sivas’a doğru yol alırken bir seyahat ekibine rastladım. Onlarla birkaç gün yol aldım. Baktım ki namaz, oruç, zikir ve istiğfar ile meşgul olmayan bir topluluk. Peygamberimizden ve ashab ve tabiinden çok Hz. Ali R.A ve Hacı Bektaş Veli Kds. Hz.lerinden bahsediyorlar. İçki ve esrar kullanımını caiz görüyorlar. 
 
                        
 Bana’ Sizin yolunuzda erenler harabatı bulur mu’ diye sordular. Bende nefsi ıslah eden kimseleri kastediyorlar düşüncesi ile ‘Yolumuzun çoğu harabat ehlidir’ diye cevap verdim. 
 
                        
 O kişi harabat ehli ile dinin zahirine muhalefet eden kimseyi kast ediyormuş. Bu cevabı benden duyunca içtiğinden bir bardak doldurup ‘Al şahım’ diye bana verdi. Damağıma pis bir koku geldi. ‘Bu nedir?’ diye sordum şarap olduğunu söyleyince ‘Bu, dinde kati delille haram kılınmış bir şey’ dedim. Bunun üzerine tabancasını çıkarıp bana ateş etmeye çalıştı. Tabanca ateş almadı. Sarhoş adam ve ekibinden türlü kavgalar neticesinde ayrılmak zorunda kaldım. 
 
                        
 Diyarbakır’dan Sivas’a kadar zamanımızda yaşayan birçok sufilerle karşılaştım. Bir çoğunu bu batıl hâl üzerine gördüm. Çoğunu mühabi, mübtedi, zındık ve hululi demek mümkündür. Bu halleri görünce onlardan uzaklaştım. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bu fırkalara uygulanacak cezaları düşünürdüm. Hiçbir müçtehit ve velinin bu tür şeylere asla müsamaha göstermedikleri gönlüme gelirdi. 
 
                        
 Özellikle Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerinin seçkin yolunda bu tür çirkin hal ve fiillerin olmadığını hatırlardım. Müminleri Allah cc için sevip bu bakış açısı ile değerlendirirdim. Fakat nefsimi onlardan üstün görmez, içimden ‘Ben bunlardan daha hakirim’ derdim. Cenab-ı Hakk’ın üzerimde olan nimetlerini düşünüp O’na hamd’ü senalar ederdim. Beni iman ve İslam üzerine yaratıp ehl-i sünnet inancı Kâdiriye tarikatı ile müşerref kılmasından dolayı şükrederdim. Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin terbiye dairesinden geçmiş olmam hasebiyle ayrıca şükrederdim Tenbihü’s-sâlikin,vr.105a-112a 
 
                        
 Şimdi tekrar sözümüze dönelim ve Sivas’a nisbetle halimizin ne olduğunu açıklayalım. 1844–45 (hicri 1260) yılında Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerinin emri ile Sivas’a vardım. Sivas’ın önde gelenlerinden birisine rastladım ki dilenciliğim dönemimde beni tanımıştı. Hakkımda güzel düşüncelere sahipti. Beni alıp evine götürdü. Ve şeyhimin bir kerametinin ortaya çıkmasına neden oldu. 
 
                        
 Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.leri bana hitaben ‘Filan kimse seni misafir eder’ buyurmuşlardı. Birkaç gün onda kaldım ve kesinlikle dışarı çıkmadım. Sivas içerisinde Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerinin batınî bir görevlisi şu şekilde seslenerek dolaşmaya başladı: ‘Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.leri tarafından Kâdirî tarikatı bir mürşidi Sivas’ı terbiyeye görevlendirilmiştir. Dost olan ona biat etsin. Riyazet ve mücahede nimetine kavuşsun’ Her bir evliyanın batınî bir görevlisi vardır ki bir beldeye halife görevlendirildiğinde orada o görevli seslenip şöyle der: ‘Ey insanlar! Filan pirin halifesi geldi ona ulaşın ve dost olanlar gelip elinden tutsunlar. Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerinin bu görevlisi de gelişimizi Sivas’ta bu şekilde duyurdular. 
 
                        
 Kısa süre sonra kalabalık cemaatler halinde beni ziyarete gelmeye başladılar. Ev sahibine ‘Ben uzlet ehli biriyim. Bu çoklukta rahat edemem. Başka bir yere gitmek istiyorum’ dediğimde bu fakiri alıp yola düştü. Sivas’ın manevî büyüğü âlim, ârif ve maneviyat membaı Şeyh Şemsüddin Sivasî Kdz. Hz.lerinin torunu Şeyh İbrahim Efendi’nin irşat faaliyetlerini yürüttükleri dergâhlarına gittik. İbrahim Efendiden bana bir hücre tahsis etmelerini rica ettim. Bana bir hücre tahsis edildi ve hücreye girip kapısını kilitledikten sonra zikir, fikir ve ibadetle meşgul olmaya başladım. Bir ihtiyaç olduğunda hücreden ayrılıyor en kısa sürede ihtiyacımı giderip hücreye geri dönüyordum. Fakat Kâdirî yolunu sevenlerden birçok kimse yine gelmeye başladı. Zorla kapıyı açtırıp beni bulurlardı. 
 
                        
 O zamanlar Türkçeyi doğru dürüst konuşamıyordum. Üstadımın himmeti ile onlar beni anlayıp sözümü dinliyor emirlerimi itiraz etmeden yerine getiriyorlardı. Hint, Buhara ve diğer memleketlerden sevenler gelir ve dergâh dan eksik olmazlardı. Beş vakit namaz cemaatle eda edip seher vakitlerinde zikir yapılırdı. 
 
                        
 Diğer ibadetlere de devam edilir nafilelerde kılınırdı. Onların bu halini görünce Sivas'ta böyle gerçek dostlar var elhamdülillah, diye Hakk'a hamd ü sena ettim. Daha önce anlattığım divaneliğim tamamen geçmişti. Bağıra bağıra Kur'ân-ı Kerim'i okur, cezbe ve vecd ile davranırdım. Şems-î Sivasî'nin sırlarından bi haber olan bazı zavallılar benim bu halime kızarlardı. Beni Şeyh İbrahim Efendiye şikayet ederlerdi. İbrahim Efendi her sözü kabul edip iyiliğe hamletmesinden dolayı bu konuda benimle bir kaç defa görüşmede bulundular. Bu konuşmada meşreplerimizin farklı olmasından dolayı birbirimizin yaptıklarını kabul etmedik. Ancak bu fitne, fesat ve yaygaraya sebeb olmadı. 
 
                        
 Şemsüddin Sivasî Kds. Hz.lerinin makamını ziyaret edip orada Yasin-i Şerif okuyup ruhlarına hediye ettim. 'Ey Şems-i Aziz! Sen Allah-ü Teâlâ'nın büyük velilerindensin, kerem buyur. Bu fakiri Sivas'a ne amaç için gönderilmişse ve Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.leri tarafından neye memur olmuşsam bir büyük işaret gele. Onu bu fakire duyurasın' diye dua ve niyazda bulundum. Sonra gidip bir hanedanın evinde kaldım. O gece rüyamda Şeyh Şemsüddin Sivasî Kdz. Hz.lerini o kadar müşahede ettim ki bana birçok iltifatta bulunup 'Sen Sivas'a benim tekkemde oturup çorba içmek için gelmedin. Bu tür garip şeyler için gelip bizi bulmadın. Sivas'ta bir Kâdirî dergâhı inşa olacaktır. Kâdirî zikri yapılacaktır. Sen Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.leri tarafından bu iş için hilafetle görevlendirildin. Sende benim evlatlarımdansın' diyerek beni mutluluğa boğdular. 
 
                        
 ondan sonra Ganem mahallesinde bir mektebe gelip orada kaldım. Yastık ve yorgan bulamadım. Bir kilim veya bir hasır parçası ile nice günler geçirdim. Bu yola girdiğimden bu yana dayalı döşeli mekânda hiç bulunmamıştım zaten. Birkaç gün o harabede kaldım ama hiç gidip gelen olmadı. Kimse durumumu bilmiyordu. Bir süre sonra samimi Kâdirî dervişleri yavaş yavaş toplanmaya başladı. Öyle bir noktaya geldi ki mektebin içi dolup taştı. Allah'ın hikmeti on beş gün boyunca kimse yemek getirmediğinden bu süre zarfında yemek yiyemedim. Sonunda açlığa daha fazla dayanamadığımdan gece herkes çekildiğinde mektebin yanındaki tarlaya gidip ebem gömeci ve diğer kolay sindirilebilen otlarla açlığımı gidermeye çalıştım. 
 
                        
 Birkaç gün sonra mahalle sakinleri halimi anlayıp birkaç kapla türlü türlü yemekler getirip beni doyurdular. 'Ya Rabbi, bir zorlukla nice kolaylık ihsan edersin' diye çok dua ettim. 'Cefa çekmeyen âşık sefasının kadrini bilmez' sözünü düşünür ve günlerimi böyle geçirirdim. Nihayet gidip gelenlerin sayısı bin kişiye ulaştı ve Kâdirî usulüne göre sülûka ve zikier çekmeye arzu duydular. Ben onlara:'Ey gardaşlar! Ben halife değilim. Zamanın büyüğü Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.leri bana böyle bir şey emretmediler. Bana bu hususla ilgili bir belge vermedi. Onun emrine uyarak Sivas'a geldim. Onun arzuladığı maslahatlar ne zaman vücuda gelir bilemem. Ama ondan emir gelmedikçe kendi başıma şeyh olamam' dedim. Bu durumu Şeyh Abdurrahman el-Halîsi Kerkük-i Kds. Hz.lerine bildirdiğimizde yazılı bir belge gönderdi. "Tarafımdan seni vekil seçtim. Sana tabi olmak isteyenler arzularını feza ile ve tarikat işlerini soranlara söyle emirname gereğine agâh oldum.' Sonra tereddüde düşüp hayrette kalıp şeyhime 'Ey üstadım! Şeyh ile mürit arasında vekâlet ve hilafet konularında birçok rumuz, hâl ve makamlar vardır. Hâlbuki bu fakirde onlardan birşey yoktur. Ne türlü biat vereyim? Ve salikleri nasıl terbiye edeyim? diye mektup gönderdim. 
 
                        
 Üstadımdan cevap geldi ve eşliğinde birde emirname vardı. Emirnamede şunlar yazılıydı: 'Bir erbaine gir, zikr-i kalbiye ve Evrâd-ı Fethiye'ye devam et. Gönlünü Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerine bağla. Bununla füyuzat ve fütuhat bulursun. Zahir ve bâtın ne işaret olunursa şer'i şerif üzere onu uygulayasın.
 
                        
 Bu emre binaen girdim. Günde iki peksimet yiyordum. Şeyhimin emrettiği şekilde kalbîzikre ve evradı okumaya devam ediyordum. Kırkıncı gece kapı çalındı. ve 'Kapıyı aç'diye bir ses duydum. Kapıyı açtığımda birinin bana bir tezkere getirdiğini gördüm. Tezkereyi alıp içeri koştum., mumu yakıp tezkereyi incelemeye başladım. Tezkerede 'Ey mürit! En kısa zamanda sıkıntılardan kurtulup Allah cc 'nun izniyle genişliğe ulaşacaksın' şeklinde Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerinin sözü yazılmıştı. Seher vaktine kadar bu sözleri okuyup durdum. 
 
                        
 Seher vakti uyku ile uyanıklık arasındayken ezelde taktir edildiği kadarıyla çeşitli feyiz, fetih ve hallere mazhar oldum. Vuslat şarabını içtim. Serk, heyret ve istiğrak makamlarına daldım. Zikir ve fikirden sıyrılıp mezkûrumla baki kaldım. Ondan sonra insanlara biat vermeye başladım. Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî Kds. Hz.lerinin bereketi ile bu fakirin vesilesi sayesinde nice namazsız kimseler namaz kıldılar. Nice içki içenler tövbe ettiler. Nice kötü işler peşinde koşanlar bu hasletlerinden sıyrılıp istiğfarın hayat veren suyu ile ahlak-ı hamideye kavuştular..." Tenbihü’s-sâlikin,vr.124a-130b. 
 



 

 

 

Mur Ali Babanın Türbesinin açılış merasiminden Mülki ve askeri erkan
Oturan Şeyh Seyfettin Hz 
Sağdan ayakta 1. Sivas Valisi Hasan Hilmi Işık Paşa
Sağdan 2 .Şeyh Halisi Moral Hz


© 2015 TOKAT KÂDİRİ HÂLİSİYE DERGAHI